GÖRÜYORUM O HALDE DÜŞÜNMELİYİM / Naz Gündoğdu

‘’Görüyorum o halde düşünmeliyim’’

Ulus Baker



Bedenlerimizin radikal bir değişime tabii tutulduğu bu dönemde, TVJ 367- Belgesel dersinde öğrendiğim her şeyi anlatabildiğim kadar anlatmak istiyorum.

Ulus Baker her yeni neslin daha çok izleyip daha az düşündüğünü söyler. Uzaktan biraz genelleme gibi görünse de doğruluğundan emin olduğum bu hadise üzerinden izlediğimiz belgeseller üzerine ne kadar düşünüyoruz sorusunu sorsak nasıl bir cevap alırdık? Hiper tüketimin doruğa ulaştığı ve televizyonun yok olmaya yüz tutup yeni jenerasyon medya modellerinin ortaya çıktığı bu yıllarda, gidişatın birçok medya alanında olduğu gibi Belgesel konusunda da -eğer ki yapılan iş deneysel ya da öncü bir iş değil ise- tek tipleşmeye doğru gittiğini görüyoruz. Örnek vermek gerekirse, Birçok Netflix belgeseli anlatım, estetik ve teknik açıdan birbirine benziyor. Ve modern toplumsal tip, kafasındaki hiyerarşik düşünme biçiminden uzaklaşamadığı için Netflix şirketiyle uyumlanmış belgeselleri üzerine ne tekelleşme ne de yaratıcılık konusu üzerinden düşünmeyi pek de tercih etmiyor gibi. Buna ek olarak bir üretim biçimi olarak belgesel filmlere yönelik çok fazla yetersiz algı var. Öncelikle kendini modern birey, entelektüel olarak tanımlayan ve ‘’ben dizi izlemem belgesel izlerim’’ diyen birçok insan var. Bir arkadaşım ‘’uyurken belgesel açıyorum, duyduklarım bilinçaltıma işliyor, uyurken bile öğreniyorum demişti.’’ İnsanoğlunun hırsı ve egosu ne kadar gülünç. Daha fazla bilgi edinirim en bilgili ben olmalıyım düşüncesiyle belgesellere yaklaşım biçimini özetlemişti arkadaşım. Belgesellerden öğreniriz, bu doğru. Fakat öğrenebilmemiz için, bizi düşündürmesi gerekir, zihnimizde ve kalbimizde daha önce hiç açılmamış noktaları açıyorsa o belgeselden bir şeyler öğreniriz. Çünkü belgeseller bireylerin bilincinde ciddi etkilere sahip olabilecek güce sahiptir. Bir diğer yanıltıcı algı ise belgesellerin o anla saydam bir ilişki içerisinde olduğuna dair inanıştır. Belgesellerin sosyopolitik gerçeklerin dönüşümüne diğer medya türlerine göre daha çok katkısı olduğuna inanılır. Bunun bilincinde olan insan belgeselleri propaganda aracı olarak kullanır. 

Uzun süredir doğal-yapay ilişkisini sorguluyorum. Bazı düşünürler şehirlerin bile doğal olduğunu iddia eder. Çünkü doğanın bir parçası olan insan yapımı yerlerdir. Doğa bir bütündür onlara göre. Fakat insanlık, inşa ettikleri o şehirleri, bana göre, doğalı ve doğayı manipüle ederek inşa eder. Belgesel filmlerde de diğer tüm üretim alanları gibi yapım öncesi aşamasından, yapım esnasındaki sürece kadar manipülasyon işin içine girmek zorundadır. Bu tam anlamıyla negatif bir manipülasyon olmasa da doğaldan oldukça uzak olduğu aşikardır. Gerçek ve hakikat ilişkisi de bunun gibidir. Maruz bırakıldığımız informasyonla iletişimlerimizin ve hatta kullandığımız kelimelerin bile iktidar mekanizmaları tarafından belirlendiği bir dünyada ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimiz, onları dışavurumumuzla hiçbir zaman aynı değil. Binlerce sözcük ile iletişim kurmak zorunda bırakıldığımız bu dünyada tabii ki kelimelerin anlamsal yüklerine dair binlerce görüş vardır. Ve yine bazı düşünürler ‘’gerçek’’ kavramını zihinden bağımsız nesnel varlıklar olarak tanımlar. ‘’hakikat’’ sözcüğü ise nesnel gerçekliklerin zihindeki yansımasıdır. Bu durumda tek bir hakikat yoktur, var olan insan sayısı kadar hakikat vardır çünkü bireyler kendilerini benzer kelimelerle ifade etse de zihinde ve kalpteki yansıma aynı olamaz. Vicdan da aynı şekilde kişiden kişiye göre değişen insani bir duygudur. Benim vicdan sözcüğünü algılayışım ile Perulu bir yerlinin vicdan anlayışı tamamen farklıdır mesela. Ya da empati yeteneği ve duygusal zekâsı gelişmemiş bir insan vicdanlı olduğunu düşünebilir ve vicdanın yazılı hiçbir ahlaksal değerle anlaşılabilecek bir şey değildir. Bu noktada bencillikten ve sağlıksız egodan uzak olabilen insanlar olduğumuzda, doğamız gereği empati yoluyla birbirimizi algılayabildiğimizi düşünüyorum. Belgesel filmlerde de tam olarak bu noktadan bakarak o ayrıma varabiliriz fakat bu konuda ayrıma varılması zor, görülmesi güç ayrıntılar vardır. Başta vicdani olarak ya da niyet bağlamında mantıklı görünen yaklaşımlar, belgeselde kullanılan imajlar ve dil itibariyle aslında ötekileştirmeden başka bir şey değildir. Ve en nihayetinde ayrımcı dünyayı besler. 

Geçtiğimiz yıllarda Sezai Ozan Zeybek isimli hocamızdan aldığım bir derste ‘’Eğitimsiz, cahil bu millet, eğitim şart’’ söylemlerini konuşmuştuk. Bu bilgilere erişim konusu bile elbette sınıfsal fakat ne mutlu bize ki ‘’vicdan’’ gibi temel kişilik özellikleri için aynısı geçerli değil.  

Yorumlar

Popüler Yayınlar