TVJ 367 – BELGESEL DERSİ
Uzun yıllardır bir belgesel izleyicisi olarak,
belgesel yapma isteğim mevcuttu hep. Belgesel beni hem dilindeki özgürlük
nedeniyle çekiyordu hem de gerçeği ortaya çıkarıyordu –en azından düşüncem o
yöndeydi-. Belgesellerin asıl amacının hakikat olduğunu ve kitlelere doğru yol
göstermek olduğunu düşünürdüm. Lakin çok beğendiğim birkaç belgeselin zaman
içerisinde yanlış bilgiler verdiğini ve hatta dava edildiğini gördüm. İlaç
firmaları hakkındaki bir belgesel içerdiği tüm bilgilerin neredeyse yanlış
olması nedeniyle sayısız makale tarafından eleştirilmişti. Kim bilir daha kaç
konuda belgeseller tarafından “istenilen hakikat’e” yönlendirildik diye düşünmüştüm.
Neticesinde gerçek, tamamen manipüle edilebilir haldedir. Bir şeyi kesip
biçersek, sadece bir perspektiften bakarsak, bir yanılsama yaratabiliriz. Bu
tecrübeler sonucu izlediğim şeylerin bir film olarak kalitesinden çok, konuyu
nasıl ele aldığı ve gerçekliği ne derece yontup yontmadığını araştırmaya
başladım.
TVJ 367 dersi neticesinde de “Nanook of The
North” isimli belgeseli izledik ve onun üzerinden çokça hakikat kavramını
tartıştık. Film olarak gerçekten mükemmel görünen, çok iyi çekilmiş ve bir sürü
eleştirmen tarafından sevilmiş bir belgesel. Buna kanarak izlediğimiz zaman ve
altında yatan “hakikat” kavramını düşünmediğimiz zaman, çok iyi bir belgesel
olarak değerlendirebiliriz belki de. Bu dersin en büyük tartışma konularından
biri de buradan yola çıkmıştı işte. Bir insan olarak her duygumuzu ve
düşüncemizi bir kenara koyup objektif olabilir miyiz? Bu mümkün mü?
Hiçbirimizin tamamen objektif olabilmesi belki de mümkün değil. Ancak bir
belgeselci vicdanı ve duyguları ile hareket etmeli. Maddiyat ve diğer insani
duygular verilen kararlarda büyük rol oynuyorlar ve belgesellerde de durum
farklı değil. Bütçe almak, belli yerlerde oynatılabilmek… Bunlar için yapılan
türlü vicdani ve artistik fedakârlıklar söz konusu. Yapılan bir film değil de
belgesel olunca, bunun kitleler üzerindeki yönlendirmesi ise çok farklı
maalesef. İnsanların algılarını açtığı ve güvendiği bir belgeselin tamamen
gerçek dışı bilgiler ile dolu olması oldukça hasar verici bir durumdur.
Elbette belgesel de görsel bir ürün ve her
görsel ürün gibi, izleyiciye belli oranda estetik sunması gerekmekte. Bir
belgesel ne kadar dolu olursa olsun bir metinden farkını ortaya koymalı ve
güzel kurgulanmış görüntüler ile izleyiciyle buluşmalı. En büyük denklem de hem
içeriği hem de estetiği eşit önem seviyelerinde tutabilmek bana göre. Bu derste
izlediğimiz belgesellerden olan “Golden Fish, African Fish” görüntü olarak daha
dikkat çekmeyen ancak içerik olarak çok dolu bir belgeseldi. Birçok belgeselde
de durum tam tersi, görsellik kuvvetliyken, içerikte sıkıntılar mevcut. Vicdanı
ile düşünen ve içinde olduğu dünyaya saygı duyan, bahsetmek istediği konuyu
derinlemesine araştırıp bu konuları belli bir manevi süzgeçten geçirecek
belgeselcilere her zaman ihtiyaç var. Bunu güzel bir görsellikle sunmak ise
tamamen belgeseli tamamlıyor. Bu dersin kazanımlarının bu yönde olduğunu ve
belgeselciliğin belki de çok öğretilmeyen o vicdan kısmına eğildiğini
düşünüyorum. İnsanın içinde olduğu her şey, mutlaka her zaman kuşku
uyandıracaktır. Bize düşen ise önümüzdeki gerçekleri asla yok saymamak
olacaktır.
Ata Türkman
11631052
Yorumlar
Yorum Gönder