Doğanın İstilası: Honeyland - Ata Türkman


Honeyland (Türkçe çevirisi ile Bal Ülkesi) Makedonya’da arıcılık ile uğraşan bir kadın ve annesinin hayatını konu alan bir belgesel. Doğanın bütünlüğüne saygı duyan, arıcılığı tamamen geçimini sağlamak için kullanan ama asla dengeyi bozmayan ana karakterimiz Hatidze, çok yaşlı ve hasta olan annesine bakmaktadır. Belgesel, bu dengeyi direkt kurarak Hatidze’yi oldukça iyi anlatır aslında. Küçücük bir taş evde, dışarıdan gelen güneş ışığı, soba ve sadece bir yatak ile yaşarlar. Türkçe konuşurlar kendi aralarında. Hatidze, burada topladığı balı kilometrelerce yol giderek şehir pazarlarında satar ve tekrar geri döndüğünde annesinin sağ salim olmasını umar. Arıcılığın önemli noktalarından birinin arıları tüketmemek olduğunu vurgular hep, bu yüzden üretimini sınırlandırır. Daha fazlası için tamamını tüketeceğinin bilincindedir. Ancak, her yeri bulan tüketme meraklısı insanoğlu burayı da çok geçmeden bulacaktır.

Bir süre sonra Türk bir aile bu toprağa gelir. Üç çocuklu aile, büyük bir kamyon ve para bulma isteğiyle... Hatidze, hayatını yaşadığı erdemlerden vazgeçmemiştir ki onlara yardım eli sunmak, geçimlerini sağlamalarına yardım etmek ister. Ailenin en büyük ferdi Hüseyin, arıcılığı ve balı sürekli sorarak ve Hatidze’yi izleyerek öğrenir. Kendi arı kovanlarını kurmak için yardım bile alır. Hatidze’nin ise tek bir isteği vardır “belli sayıda kovan yap, arılarının benim arılarımı öldürmesine sebep olma.” Yani başka bir deyişle; açgözlü olma. Hatidze, yalnızlıktan kurtulduğu için aslında mutlu olur önceleri ve arada bir kaynaşma da mevcuttur. Ancak, her şeyi yıkan yine insanlığın kendisi olacaktır.

Herkesin hayatında sayısız kere tecrübe ettiği o insan tipi... ticaret için yaşayan, sürekli her küçük işi büyük bir servete dökmek isteyen… Alınabilecek en fazla bal yirmi kilo iken kırk kilo isteyen… Buna tamah etmek için de doğayı yıkan satıcı... 

Filmin ikinci acı denklemi burada baş göstermeye başlıyor. Para öyle bir bağımlılık ki, bir süre sonra önünde hiçbir şey duramıyor, verilen sözler de. Koruma kıyafetleri olmadan kendi çocuklarını kovanların önüne atan bir baba figürü beliriyor gözümüzün önünde önce. Daha sonra ağaç içindeki balın peşine düşüp ağaçları katleden biri, sayısız kovan üretip ona her şeyi öğreten Hatidze’nin tek geçim kaynağını öldüren biri... En kötüsü de en sonunda nedense tüm insanlığın ulaştığı o pişkin nokta: inkâr. Arıların ölümüne sebep olduğunu inkâr ediyor. Kendi geçinebildiği sürece sanki her şey mübah olmalıymış gibi. Tüm doğayı kendi bencilliğine kurban edip yine de kendini haklı çıkarabilen bir başka insan. Bütün bu denge o kadar narin ki, tek bir ailenin varlığı bütün bir toprağı, bütün bir bölgeyi deforme edebiliyor.

Filmin sonunda davalar ve çıkan kararlar nedeniyle o aile orayı terk ediyor ama hem cepleri para dolmuş oluyor hem de doğa çoktan zedelenmiş oluyor. Hatidze’nin mevsimlik zararları ve o döneme denk gelen annesinin vefatı da karamsar bir biçimde filmi noktalıyor.

Her iki tarafa da objektif yaklaşan, iki tarafın zaman zaman kaynaştığı geceleri de gösteren film, Hatidze'nin bakış açısından anlatıyor olayları. Tek pencereden içeri giren azıcık ışık ile aydınlanan loş bir odada, Hatidze ve annesinin konuşmalarını izliyoruz filmin büyük bölümünde. Bir kadının hayatını hasta annesine adadığı, gelen insanların onu her şeye rağmen heyecanlandırdığını görebiliyoruz. Arıcılık ve doğa tahribatı dışında geçim, yeni insanların düzen bozması gibi temalar da çok etkileyici biçimde işleniyor filmde. Karşı taraftaki ailenin oğlu mesela... Bir izleyici olarak yapmak istediklerimi orada görebildim. Kendi babasının bu tutumuna baş kaldıran ve Hatidze ile aynı düşünen ergenlik çağında bir çocuk, bütün bir aileden daha bilinçli. Belgeselin de en adil hissettirdiği kısımlar Hatidze ile ikisinin dinamikleri.

Bu film, görsel olarak ve içerik olarak çok doyurucu ama aynı zamanda peşinde olduğu bir hakikat de var. Gelen aile ’ye dair herhangi bir ön yargı ile yaklaşılmıyor, doğa katledildikçe bize gösteriliyor sadece. Aynı zamanda, bir işi hem doğru yapan hem de yanlış yapan insan örneği sunuluyor bizlere. Doğanın katliamında başrol oynayan “insanı” gözler önüne seriyor film ve sadece bir ailenin verebildiği o zararı görmemizi sağlıyor. Aileyi ilk gördüğüm an nedense hissettiğim o kötü his gerçekten de beni yanıltmadı ki hayata dair en büyük karamsarlığım da bu. Birbirine ve daha da önemlisi onu var eden doğaya saygı duyan insan artık beklenen değil sadece umulan. Kendi kendini doyurmak için değil, ticaret için uğraşan ve her zaman “daha çok” diyen insan ise var olan. Yasalar, yasaklar ve tüm regülasyonlar ise her zaman hasardan sonra ortaya çıkmaktalar. İnsanı, onu var eden doğa ikna edemese de belki Hüseyin'in büyük oğlunun tüm baskılara rağmen doğru yolu seçmesi, birkaç kişiyi siyah veya beyaz yerine gri renge çekebilir.

Ata Türkman

Yorumlar

Popüler Yayınlar